Babamın değerlenir diye aldığı arsa, hiçbir zaman değerlenmedi.

Dolayısıyla biz de kendimiz için Ege sahil şeridinde hayalini kurduğumuz denize yakın evi alamadık.

Bu yüzden hala aynı evde, aynı şehrin gürültüsünde, aynı kirli havayı solumaktayız.

Oturduğumuz evi alırken de ‘Metro gelecek, buralar çok değerlenecek’ demişlerdi mesela.

‘Beş yıla kalmaz iki katı fiyata satarız, kendimize şöyle ev yemekleri çıkaran küçük bir yer açarız’, diyorduk.

Metro söylentileri asılsız çıkınca, ev de değerlenmedi haliyle…

Ama babam inanmaktan hiçbir zaman vazgeçmedi.

Evi alalı 10 yılı geçti, ama hala içerisinde ‘bir şey olacak’ ümidi taşıyor.

Bir şey olmalı…

Böyle bir babanın kızı olarak büyümek, insana en çok da ümit etmeyi aşılıyordu.

Aklım sistemin düzenine erdiğinden beri, babamın yatırımlardaki talihsizliğini fark etmeye başladım.

Ve onlara olan ‘ısrarcı’ inancını da…

Neden ümit etmeye bırakmadığını hiç sormadım ona.

‘Baba’ydı neticede, kaybedişleriyle kazandığı yarım asırlık tecrübesi vardı.

Üstelik bu kaybedişlerin çoğunu itibarı için yapmıştı.

Bense yirmilerimde bir yandan ümit etmek istiyor, diğer yandan evrenin ona olumlu mesaj göndermekle isteklerine cevap vermediğini anlıyordum.

Tanrım, 21. yüzyılda ümitvâr olmak ne kadar da zordu…

Şu an dünyanın bir başka yerinde, sıcak bir balık lokantasında, denize değecekmiş gibi duran ağır bulutların manzarasında, ümit ediyordur bir adam.

Tüm iyi ve güzel hayallerini gerçekleştirme adına…

Birazdan iri taneli ılık bir yaz yağmuru yağacak ve ümitlerinin yerini gerçeklik alacak.

Gerçekliğin acı tadıyla önündeki balığa neredeyse hiç dokunmayacak, yağmurun arkasından bir süre kesik kesik bakacak ve o masadan kalkacak.

İşte buradan sonrası epeyce karışık…

Çünkü insan hayal ettiği şeylerin gerçekleşmesi için boşa ümitlendiğini kendisine itiraf ettiği o an, yaşama eyleminden vazgeçmek ister.

Üstelik bunun için bir çaba gösterecek gücü bile yoktur.

Kendiliğinden olmasını diler.

Tıpkı, ‘yer yarılsa da içine girsem’, gibi…

Ümit kötü bir şey mi?

Sadece gerçeklerle yetinelim, hiçbir şeyin hayalini kurmayalım mı yani?

Kuralım, kuralım tabi de öyle oturduğumuz yerden gerçekleşmesini beklemeyelim.

Sen evrene ‘Aston Martin One 77 alacağım’ diyorsun diye, evren sana bunu verecek mi?

Nazım Hikmet geldi aklıma bak;

“Sen elmayı seviyorsun diye, elmanın da seni sevmesi şart mı?”

Annem gibi konuşacak olursam eğer: “Herkes biraz armut piş, ağzıma düş.”

Ben onu yapacağım, ben şunu satın alacağım, ben şu olacağım demekle olmuyor.

Gelecek adına arzu edilen her şey için en çok da ‘çaba’ gerekiyor.

Çalışmak gerekiyor, alışmak gerekiyor, yorulmak gerekiyor…

Elinden gelen her şeyi yaptıktan sonra, dük bile olabilirsin.

Öyle tabi!

Cambridge Dükü William, aristokrat bir ailede doğmuş olmaktan başka hangi vasfa sahip?

İlkokul öğretmenlerinin öğrencilerine aşıladığı ilk şeylerden biri ‘hedef’ koymaktır.

Tek tek kaldırıp da ‘Ne olmak istiyorsun?’ sorusunu hobi olarak sormuyorlardı elbette.

Bir vizyonun olmasa bile, sırf cevap verebilmek adına kendine bir hedef seçiyorsun o an.

“Koşarsın koşarsın da varamazsın hani; içindeki umut, varamadığın kadar büyür” der Hasan Ali Toptaş.

Fonetik olarak hoşuma giden cümlelerden biridir, ama psikolojik açıdan düşündüğümde aklıma yatmıyor.

Ya koştuğun şey, aslında koşman gereken şey değilse?

Ya sen her adımda boşluğa doğru ilerliyorsan?

Varmamışsın işte, varamamışsın, ne diye büyütüyorsun hala o umudu?

Kendimden pay biçiyorum mesela. Ben bu cümlenin neresindeyim?

Koşarken nereye koştuğumu sorgulayınca, karışmış adımlarım birbirine.

Tepetaklak olmuşum tabi.

Sol ayağım ondan alçıda hani.

Koltuk değnekleriyle yürümek zorundayım, doğru hedefi bulana dek.

İyi tarafından bakacak olursam eğer…

Umarım bugün metroda yakışıklı bir erkek, koltuk değneğiyle yürüyen bu kıza yer verecek…

 

Bir cevap yazın