Ulaşım için ticari taksileri kullananlar bilirler, ‘kısa mesafe’ yüz ifadesini.

Binersin, hareket ettikten sonra, dikiz aynasında nereye gideceğinizi söylemeni isteyen bakışı görürsün.

Eğer kısa mesafeyse, surat tek cümleyle tarif edilemeyen bir hal alır.

İşte tam da ‘kısa mesafe’ ifadesiyle bakıyordu.

Biraz küçümseme, biraz da sitem içerikli.

‘Önyargılı olma!’ dedim kendi kendime.

Belki de adamın yüz ifadesi böyleydi.

Tutup kolundan ayağa kaldırırken iyimser yanımı, “Ters dönmüş şişko kaplumbağalar gibisin!”, dedi.

Suratım bir anda Apollo’dan yumruk yiyen Rocky gibi, ağır çekimde dağılıverdi.

“Yerinden kalkabilmen için illa birinin gelip seni kaldırması gerekiyor.”, diye devam etti.

Aramızda epeyce sıklet farkı olacak ki, yumrukları altında köşeye sıkışıyordum.

Ben daha birinin şokunu atlatmadan, bir diğeri geliyordu.

“Sonsuza kadar debelenip duracak mısın?”

Taşlar ve sopalar kemiklerimi kırabilirdi, bunu tahmin etmek çok da zor değildi.

Ama kelimelerin bu kadar can yakıcı olduğunu daha önce hiç deneyimlememiştim.

“Biri gelip beni yüzüstü çevirene kadar, debelenip duracak mıydım?”

Önce biraz kızdım, ama sonra hak verdim söylediklerine.

Galiba birinin kendisini fark edebilmesi için, bir başkasının gözlerinden görmesi gerekiyor.

Haydi, kalk biraz eskiye gidelim!

Hayır hayır, yasak meyveyi yediğimiz güne kadar gitmeyeceğiz.

Çocukken o çok sevdiğin parka giderdin annenle, hatırla!

Coşkuyla koşa koşa giderken, ayağın takılırdı, kapaklanırdın yere.

Annen kaldırana kadar ağlamayı bırakmazdın.

Seni yavaşça kaldırır, gözyaşını siler, yarana merhem olurdu.

O an duyduğun şefkat, kendini denize sırtüstü bırakır gibi rahatlatırdı seni.

Böyle başladı işte, düştüğün yerden kalkamayışın kendi kendine.

Küçükken en fazla koşarken dikkatsizliğinden düşerdin.

Şanslıysan dizlerin kanardı sadece.

Büyüdükçe düşüşlerin de farklılaşıyor işte.

Düşten bile düşebiliyorsun bazen.

Bir iyi, bir de kötü haberim var:

İyi haber; düşten düşünce dizlerin kanamıyor.

Kötü haberse; dizlerin kanamıyor, ama umudun, hevesin, hayallerin, iyi niyetlerin kanıyor…

Sonra, küreksiz bir sandalla yolculuk yapar gibi, denizinde ilerlemeye çalışıyorsun.

İlerlemek de denemiyor aslında pek ona, boştan yere kendini yoruyorsun.

Tam da dediği gibi işte!

Ters dönmüş şişko bir kaplumbağa gibi, birinin gelip kendi kurtarmasını bekliyorsun.

Senin en büyük dostun da sensin, düşmanın da.

Yani bir başka deyişle, kendi başını kaşırsın, tırnağın varsa…

Annen değil ki herkes, gelsin kaldırsın seni düştüğün yerden.

Biliyorum, zor olacak, ama öğreneceksin tek başına ayağa kalkmayı.

Benim gibi, onun gibi, onlar gibi ve diğer tüm ayaktakiler gibi…

Anne, bir çiçek olsaydı eğer, inan onu ekerdik bütün saksılara.

Biri solduğunda, bir diğeri açsın diye.

Çiçek gibi, ama kahrolsun ki çiçek değil!

Daha sen kalkamamışken, nasıl kaldırabilirsin bir düşeni?

Dağda bile gezilir de, düz yolda nasıl bu kadar düşülür?

Biraz da kendinin ellerinden tut!

Herkesin annesi seninki kadar üzülür…

 

Bir cevap yazın