Güzel günler görecektik, motorları maviliklere sürecektik, inanmıştık…

Çok değil, on dört yıl önce güzel hayaller kuruyorduk, sadece gelecek kaygısı vardı yüreklerimizde. Ölüm kaygısı değil. Şimdi yaşadığımız bir güne uyanmak için tüm dualarımız.

Çiçekli bahçemiz olacaktı, kutu gibi bir evimiz. Belki bir de Karslı komşumuz olacaktı. Üç aydan üç aya gittiği memleketinden gravyer getirecekti. Ondan gelen tabağı boş göndermemek için Nazilli’den getirdiğimiz incirlerden koyacaktık biz de. Moruyla yeşiliyle…

Cuma günü yorgun argın çıkacaktık işimizden, cumartesi sabahı Malatya kokan bir istasyonda alacaktık soluğu. Ağaçların arasından bir nehir gibi akacaktı tren. Öylece doğayı izleyip emekli olunca yaşayacağımız hayatı düşleyecektik.

Bir kızımız olacaktı belki, güneş rengi saçlarını tarayacak, şımarık kızlar gibi bağlayacaktık iki yandan. Nerede bir su birikintisi görse zıplayacaktı içine onca gücüyle. Çamur olacaktı kırmızı rugan ayakkabısının içindeki, beyaz dantelli çorapları. Kızamayacaktık.

Daha o okula başlamadan planlayacaktık tüm hayatını. Hatta bankada adına bir hesap açtırıp para biriktirecektik, üniversite okurken kullanabilsin diye. Ve soğuktan korunsun diye ağustosta başlayacaktık ilmek ilmek beresini örmeye.

İncecikten yağmur yağarken bir akşamüstü, pencere önünde bir koltuğa oturup, yarım kalan kitabımızı okuyacaktık. Cama vuran damlalarının sesi eşliğinde belki her zamankinden daha etkileyici gelecekti okuduklarımız. Sarı fosforlu bir kalemle altını çizecektik kucaklamak istediğimiz cümlelerin.

Bahar geldiğinde balkona taşıyacaktık yemek masasını. Gün doğar doğmaz güzel bir kahvaltı hazırlayacaktık, belki ortaya da sahanda yumurta. Şanslıysak eğer çift sarılı çıkacaklardı. Yaz kokusu duymaya başladığımız akşamlarda Diyarbakır karpuzu olacaktı soframızda. Peynir dilimleyecektik yanına belki biraz da…

Evlerin ışıkları bir bir yanarken seyredecektik şehri yüksek bir yerden. Bir kez daha şaşıracaktık şehrin böylesine kalabalıklaşmış olmasına. Uzaktan hafif bir müzik sesi gelecekti kulağımıza. Müzeyyen Senar söyleyecekti. ‘Benzemez kimse sana’ derken göz göze gelecektik. Gülümseyecektik…

Televizyonda ardı ardına patlama haberleri olmayacaktı, ülkemizin genç bilim insanlarının uluslararası başarılarından bahsedecekti tüm kanallar. Gururlanacaktık. Bir film koyup izlemeye karar verecektik. Belki maziyi hatırlayacak, bir kez daha Rocky’den bahsedecektik. “Nasıl yaşlandı, gencecik adamdı daha dün.”, diyecektik. Belki de “Az serserilik yapmadı o da Philadelphia’da, Adrian’ın peşinde.”, olacaktı cümlemizin devamı. “Abisi yaramaz adamdı, ama Adrian iyi kızdı.”, diye karşılık verecekti biri. Allah var Adrian iyi kızdı…

Güzel günler görecektik…

Feryat figan değil, neşeli kahkahalar duyacaktık…

Yenik düşmeyecektik adaletsizliğe, korkaklığa, acımasızlığa…

Yenik düşmeyecektik hırslarımıza, çıkarlarımıza, kıskançlıklarımıza…

Bir masalın içinden geçer gibi yaşayacaktık, sonsuz bir felaketin içinde sürüklenmeye benzemeyecekti yaşamlarımız.

Başkalarının felaketini kanıksamayacaktık. Bizim başımıza gelmedi diye ferah fahur yaslanmayacaktık arkamıza.

Başkasının yangınıyla ısıtmayacaktık soğuk bedenlerimizi, başkasının yarasına merhem olacaktık.

‘İçimiz’ en hassas terazimiz olacaktı. Şaşmayacaktı hiç. Böyle ‘yaşamak’ sizin içinize siniyor mu sahi?

 

 

Bir cevap yazın